Samsun’dan Mezopotamya’ya
BEKLENMEDİK HEYELAN :
Yolculuk her zaman planlandığı gibi gitmiyor. Sivas’tan Diyarbakır’a doğru ilerlerken Malatya ile Maden arasında meydana gelen bir heyelan nedeniyle trenimiz durmak zorunda kaldı. İlk başta kısa süreceğini düşündüğümüz bekleyiş yaklaşık 2,5 saat uzadı. Vagonlarda insanlar birbirleriyle sohbet etmeye başladı. Kimileri camdan dışarıyı izliyor, kimileri çayını yudumluyordu. Bir yandan gecikmenin verdiği sabırsızlık vardı, diğer yandan da yolculuğun bize sunduğu farklı bir deneyim. O anlarda aslında seyahatin sadece varış noktalarından ibaret olmadığını bir kez daha anladık. Bazen bir heyelan nedeniyle duran tren bile yolculuğun unutulmaz bir parçası olabiliyor. Raylar tekrar açıldığında trenimiz yoluna devam etti ve biz de Diyarbakira doğru ilerlemeyi sürdürdük.
DİYARBAKIR:
Diyarbakır’a ulaştığımızda ilk işimiz şehrin tarihi noktalarını keşfetmek oldu. On Gözlü Köprü, Diyarbakır Surları, Keçi Burcu, tarihi kale, kiliseler, Ulu Cami ve dört ayaklı minare ziyaret ettiğimiz yerler arasındaydı. Hz. Süleyman Camii’nin huzurlu atmosferini yaşadık, Hasan Paşa Hanı’nda dinlendik ve meşhur Diyarbakır ciğerinin tadına baktık. Şehrin tarihi sokaklarında dolaştık, Evsel Bahçeleri’ni ve cam terası ziyaret ederek Diyarbakır’ın eşsiz manzarasını izledik. Diyarbakır’da da arkadaşımın kuzeni bizi evine davet etti, misafirperverliğini eksik etmedi.
MARDİN:
İlk günümüzü Eski Mardin’in tarihi sokaklarında geçirerek şehri keşfetmeye başladık. Sarı taşlarla örülü evler, dar sokaklar ve Mezopotamya Ovası'na açılan eşsiz manzaralar bize adeta açık hava müzesinde geziyormuş hissi verdi. Süryani şarabı tadımı yaptık, Süryani çöreğinin tadına baktık ve Mardin'in kendine özgü kültürünü daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Mardin’de bizi en çok etkileyen şeylerden biri ise insanların samimiyeti oldu. Şehir merkezinde vakit geçirirken uğradığımız bir kafedeki çalışanlar bizi adeta misafirleri gibi ağırladı. Sırt çantalarımızla gezmenin zor olacağını fark edince çantalarımızı gönül rahatlığıyla bırakabileceğimizi söylediler. Bu sayede gün boyunca ağır çantalar taşımadan Eski Mardin’in sokaklarını rahatça gezebildik. Şehri keşfederken aklımız eşyalarımızda kalmadı. Dönüp çantalarımızı aldığımızda ise bizi yine aynı sıcaklıkla karşıladılar. Belki onlar için küçük bir iyilikti ama bizim için yolculuğu çok daha kolay ve keyifli hale getiren unutulmaz bir jestti. Konaklama konusunda da benzer bir misafirperverlikle karşılaştık. Çadır kuracak güvenli bir alan ararken bir hamam işletmecisi bize yardımcı oldu ve hamamın bahçesinde çadır kurabileceğimizi söyledi. Böylece Mardin’de geçirdiğimiz iki gece boyunca hamamın bahçesinde konakladık. Hamam sahibi her konuda yardımcı olmaya çalıştı. Yolculuk boyunca birçok iyi insanla karşılaştık ama Mardin’de gördüğümüz bu içten misafirperverlik şehri bizim için daha da özel hale getirdi. Bir gün konakladıktan sonra Kasımiye Medresesi, Deyrulzafaran Manastırı, Beyazsu, Mor Gabriel Manastırı ve Dara Antik Kenti'ni ziyaret ettik. Dara'nın tarihi zindanlarında dolaşırken Mezopotamya'nın binlerce yıllık geçmişini hissedebiliyorduk. Mardin’den ayrılırken aklımızda sadece tarihi yapılar ya da güzel manzaralar yoktu. Bize çantalarımızı emanet eden kafe çalışanları, çadırımız için yer açan hamam sahibi ve karşılaştığımız tüm güzel insanlar da bu şehrin hatırasının ayrılmaz bir parçası olmuştu.
ŞANLIURFA:
Mardin’den sonra rotamız Şanlıurfa oldu. Balıklıgöl’ün manevi atmosferini yaşadık, ardından Göbeklitepe’ye giderek insanlık tarihinin en eski izlerinden bazılarını yerinde gördük. Daha sonra Halfeti’de tekne turuna katıldık. Sular altında kalan Batık Şehir’i görmek ve yükselen minareyi seyretmek yolculuğun en etkileyici anlarından biriydi.
DÖNÜŞ YOLCULUĞU:
Otogarlar, Trenler ve Sabahın İlk Işıkları Urfa’dan ayrıldıktan sonra önce otobüsle Diyarbakır’a geçtik. Gece saat 01.00’de Diyarbakır Otogarı’na ulaştık. Sabahı beklemek için otogarda uyuduk. Yolculuğun belki de en yorucu ama aynı zamanda en farklı deneyimlerinden biriydi. Saat 13.30’da Diyarbakır’dan Sivas’a giden trene bindik. Uzun saatler süren yolculuğun ardından gece 01.30’da Sivas’a ulaştık. Oradan tekrar otogara geçerek sabahı bekledik. Sabah saat 06.00’da Samsun otobüsüne bindik. Gün doğarken Anadolu yollarında ilerliyor, birkaç gün içinde yaşadığım onlarca anıyı düşünüyordum. Otostoplar, tren yolculukları, tarihi şehirler, yeni dostluklar ve beklenmedik heyelan molaları.
BU YOLCULUK BANA ŞUNU ÖĞRETTİ:
Seyahat sadece gezilecek yerlerden ibaret değil. Bazen otogarda geçirilen bir gece, bazen heyelan nedeniyle duran bir tren, bazen de çadır kuracak yer gösteren bir yabancı, yolculuğun en değerli anılarına dönüşebiliyor.
Diyarbakır’ın surları, Mardin’in taş evleri, Göbeklitepe’nin gizemi, Halfeti’nin sakin suları ve yol boyunca karşılaştığımız güzel insanlar bu seyahati unutulmaz kıldı. Yola çıkarken sadece yeni yerler görmek istemiştik. Dönerken ise yanımızda kilometrelerden çok daha değerli bir şey vardı. Anılar, hikâyeler ve insanlara olan güvenimiz. Bazen yolculuğun en güzel kısmı vardığın yer değil, yolda başına gelenlerdir.